Üsküdar Amerikan Lisesi’nin en kıdemli mezunlarından Cumhuriyet’in öncü bilim kadını 101 yaşındaki Prof. Dr. Sabahat Tuluy Kaymakçalan’ın (UAA’43) yaşamını anlatan “Kalplere Dokunan Kadın” belgesel filmi Türkiye’de kardiyolojinin gelişimini ve Cumhuriyet’in bilim mirasına da ışık tutuyor.
Yapım ve yönetmenliğini Nurgül Bayram’ın yaptığı “Kalplere Dokunan Kadın” belgeseli, 1925 doğumlu Prof. Dr. Sabahat Tuluy Kaymakçalan’ın, bir Cumhuriyet çocuğu, bir bilim insanı, bir doktor, bir kadın, bir anne ve bir eş olarak kişisel, ailesel, mesleki ve toplumsal tüm zorluklara, değişimlere ve kayıplara rağmen neler başarabileceğini etkili bir şekilde anlatıyor. Belgeselde yapay zekâ kullanılarak eski fotoğraflardan oluşturulan canlandırmalar Kaymakçalan’ın hayatını anlatırken Türkiye’de tıp bilimi ve kardiyolojinin gelişimini de izleyiciye etkili bir şekilde sunuyor. İzleyiciyi 1950’li yılların hastanelerine ve tıp dünyasına götürüyor. Dönemin hekimlik anlayışını, kalp hastalıklarının teşhis ve tedavisinde kullanılan yöntemleri görsel anlatımla yeniden canlandırıyor.
Prof. Dr. Kaymakçalan’ın kendisi sağlık durumu nedeniyle ilk gösterime katılamasa da film, 13 Haziran’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde ailesi, öğrencileri, meslektaşları ve sevenleri tarafından sevgi ve saygıyla izlendi. Gösteriden önce yönetmen Nurgül Bayram belgeselin çekim öyküsünü anlattı. Kendisi de bir bilim insanı ve matematikçi olan kızı Prof. Dr. Billur Kaymakçalan’ın yaptığı duygusal konuşmanın ardından belgeselin ilk gösterimi yapıldı. Prof. Dr. Sabahat Kaymakçalan’ın yetiştirdiği, bugün Türk kardiyolojisinin önde gelen isimlerinden olan Prof. Dr. Çetin Erol, Prof. Dr. Celal Kervancıoğlu ve Prof. Dr. Mustafa Paç’ın da aralarında yer aldığı izleyiciler duygusal anlar yaşadılar. Üçüncü kuşak kardiyologlardan Prof. Dr. Ümit Yaşar Sinan filmin ardından yaptığı konuşmada, belgeselin hekimlik, bilimsel üretkenlik ve topluma adanmış hizmet anlayışını gelecek kuşaklara aktaran önemli bir kültürel miras niteliği taşıdığını vurguladı.

Prof. Dr. Sabahat Tuluy Kaymakçalan (UAA’43)
KALPLERE DOKUNAN KADIN: PROF. DR. SABAHAT TULUY KAYMAKÇALAN
Prof. Dr. Sabahat Tuluy Kaymakçalan 1925 yılında Konya’da doğdu. Babasının Devlet Demir Yolları’nda memur olmasından dolayı ilköğrenimini Anadolu’nun farklı şehirlerinde tamamladı. Üsküdar Amerikan Lisesi’nde yatılı okudu ve 1943 yılında mezun oldu. Ardından eğitimine İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam etti. Mezuniyetinin ardından 1950 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıklar Bölümüne asistan olarak girdi. O dönemde bu bölümde çalışan tek kadın asistandı. 1951 yılında Fulbright’ın ilk bursiyerlerden biri olarak Amerika’ya giden Prof. Dr. Kaymakçalan, Alabama’da Dr. Richard Bing’in kardiyoloji laboratuvarında çalıştı. ABD’de yine doktor olan eşi Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan ile tanıştı ve 1953 yılında New York’da evlendiler. İlk çocukları Ömer 1954 yılında ABD’de doğdu. 1961’de ikinci çocukları Billur doğdu.

Gülhane Hastanesi, 1950.

Bucknell Üniversitesi yaz okulu, 1951.

Ankara Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniğindeki tek kadın asistan, 1951.
Türkiye’ye döndükten sonra Türkiye’nin ilk kadın kardiyoloğu olarak Ankara’da Kalp Kateterizasyon-Hemodinami Laboratuvarı’nı kurdu. 1964 yılında Sağlık Bakanlığına bağlı Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi Kardiyoloji Kliniği ve laboratuvarının kurulmasına öncülük etti. Hocaları Prof. Sabih Oktay ile birlikte Doç. Dr. Sabahat Kaymakçalan, Doç.Dr. Turhan Akyol ve Doç. Dr. Türkan Gürel hastanenin Kardiyoloji ekibinde yer aldı. 1964-1977 yılları arasında hastanenin Kardiyoloji Bölümü Türkiye’de kendisini kabul ettirmiş, araştırma, hasta teşhis ve tedavisinde en önemli kardiyoloji merkezlerinden birisi oldu. O dönemde kardiyoloji alanında Türkiye’nin önemli uzmanları buradan yetişti. Türk Kardiyoloji Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. İsmet İnönü’nün doktorluğunu da yapıyordu.

İstanbul’dan ABD’ye giden ilk Fulbright bursiyerleri, 26 Temmuz 1951.
Bir yandan aile hayatında mutluluklar yaşanıyordu. Oğlu Ömer başarılı bir öğrenciydi ve ODTÜ Fizik Bölümü’ne girmiş ve ikinci senesinde MIT bursuyla eğitimine ABD’de devam etmişti. Berkeley Üniversitesi’nde teorik fizik doktorasını tamamladı. Billur da ODTÜ Matematik Bölümünü birincilikle bitirdi ve ABD’de Brown Üniversitesi’nde Matematik doktorası yaptı.
Ancak 1980’li yıllarda üzücü olaylar ardı ardına geldi. Eşi Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan’ın kanser teşhisi aileyi derinden etkiledi. Zorlu tedavi sürecinde Ömer’in bir oğlu oldu, aileye neşe ve umut getirdi. Ancak Ömer’in kulağının arkasındaki bir şişlik için hastaneye gitmesiyle üzücü bir haber daha aldılar. Lösemi teşhisi tüm aileyi ve tedavisi süren Şükrü Bey’i derinden etkiledi. Hastalığı hızla ilerledi ve maalesef eşi Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan, 22 Temmuz 1984’te Ankara’da vefat etti. Oğlu Ömer için de haberler iyi değildi, onun da hastalığı hızla ilerledi ve 22 Şubat 1985’te 31 yaşında ABD’de hayata gözlerini yumdu.
Büyük üzüntüler içindeyken Ankara Tıp Fakültesinden emekli olmak istedi, ancak üniversitesi kabul etmedi. Kendini kızı Billur ve torunu Şükrü Nesimi’ye destek olmaya ve mesleğinde gençler yetiştirmeye devam etmek için çalışmaya devam etti. 1987 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bilim Dalı başkanı oldu ve aynı yıl ikinci torunu Billur’un kızı Gizem doğdu. 1991 yılında emekli oldu ve tüm sevgisini, ilgisini iki torununa verdi. 101 yaşındaki Prof. Dr. Sabahat Tuluy Kaymakçalan Ankara’da yaşamaya devam ediyor.

Dr. Bing’in Laboratuvarı, Birmingam, Alabama, ABD, 1952.

Dr. Bing’in Laboratuvarı, Birmingam, Alabama, ABD, 1952.

Eşi Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan ile birlikte, 27 Temmuz 1952.

Eşi Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan ile birlikte nikah salonundan çıkarken, 3 Nisan 1953.
YOLU ÜSKÜDAR’DAN GEÇEN ASIRLIK ÖRNEK BİR YAŞAM
Anadolu’nun küçük kasabalarında başlayan bu dopdolu hayat bir ülkenin inşasına, kadının toplumsal rolüne, tıp bilimine öncülük etmenin asırlık bir hikayesidir. Mezunu olduğu Üsküdar Amerikan Lisesi 150. yılını kutlarken okulu, Prof. Dr. Sabahat Kaymakçalan’ın bilime, topluma ve insanlığa yaptığı katkılarla gurur duyuyor. 150. yıl için okul duvarlarında hazırlanan özel bölümde iz bırakan mezunlardan biri olarak öğrencilere ilham olmaya devam ediyor. Son yıllarda hafızasını etkileyen amansız hastalıktan 10 yıl önce, okulun 140. yılına özel yayımlanan SEV mezunları dergisi Buluşma’da kendi kaleminden Üsküdar Amerikan Lisesi yıllarını anlattığı yazıyı aşağıda tekrar paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.
“Okula ilk geldiğimizde herkesin birbirine saygılı davrandığını, tatlı sert bir disiplin ve demokrasi olduğunu hissettim. Okul müdürümüz Miss J. Martin otoriter, fakat öğrencilere karşı sempatik davranan, doğru yolu iyilikle gösteren birisiydi.
Okulun Türk müdürü ve tarih öğretmeni olan Bülent Hanım (Yener), sınıfta daha otoriter, fakat ikili ilişkilerde daha yumuşak birisiydi. Tarih derslerini çok iyi anlatır, öğrencilerden de aynı şekilde isterdi.
Fransızca öğretmeni matmazel, kızarsa “I will give you bol bol zeros” derdi.
İngilizce öğretmenimiz Miss Flatcher herhalde yetmiş yaşın üstündeydi, fakat çok kuvvetli hafızası vardı. Bir köşeye çekilir, gözlerini kapar, Shakespeare’in eserlerini ezbere okurdu, kendinizi tiyatroda hissederdiniz.
Günlük derslerin sonunda, akşam yemeğinden önce ve sonra birer buçuk saatlik çalışma süremiz vardı. Bu esnada ancak Türkçe, Tarih, Coğrafya, Felsefe çalışabilirdik. Hocalarımız hemen hemen hepsini ezbere istedikleri için, üç saatte bitiremediklerimizi akşam yattıktan sonra yorganın altında cep feneri ışığında öğrenirdik.
Türkiye İkinci Dünya Harbine girmedi, fakat her an Türkiye, özellikle İstanbul’a bir taarruz olur korkusuyla her evde saat 23.30 da ışıklar söndürülürdü. Yatılı öğrenciler saat 21:00’de yatakhanelere gider, 21.30 da yatakta olurlardı. Bir hanım görevli yatakhaneleri dolaşır, kontrol ederdi.
Okulun ön bahçesinde “Round House” diye bir sosyal bina vardı. Piyano eşliğinde isteyenler müzikle dans ederlerdi.
Bina içinde yerlere kâğıt vs. atmak ve okulda yirmi dört saat Türkçe konuşmak yasaktı. Cebe sığacak kadar küçük bir defter vardı, Türkçe konuşan yakalanırsa deftere ismi yazılır ve gizlice defter Türkçe konuşana verilirdi. Akşam defter en son kimde kalmışsa, ceza olarak ertesi gün sınıf hocası, nadir kullanılan kelimelerle on cümle yazmasını isterdi.
Hafta sonları, baharda, okulda kalan yatılı öğrenciler, bir iki öğretmen ile birlikte mehtaplı geceler de cuma akşamları Çamlıca tepesine çıkarılırdı. Okul akşam yemeği olarak kumanyalar hazırlardı. Bir taraftan kumanyalarımızı yer, bir taraftan da şarkılar söyleyerek mehtapta Boğaz’ı seyreder, sonra hep beraber yine yürüyerek okulumuza dönerdik.
23 Nisan ve 29 Ekim merasimlerine okulumuz da İstanbul’un diğer liseleriyle birlikte resmi geçide iştirak ederdi. Uzun boylular daima önde yürürler, Türk bayrağını ve okulumuzun flamasını taşırlardı. Ben biraz ufak tefek olduğum için arkada yürümekten hoşlanmazdım, fakat böyle merasimleri hiç kaçırmazdım. Program bittikten sonra okula yorgun, fakat ödevini yapmış bireyler olarak sevinçle dönerdik.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı okulumuzun bahçesinde kutlardık. Bu tarihte, son sınıf öğrencileri arasında “May Queen ve iki nedimesi” seçilir, beden eğitimi gösterileri ve muhtelif ulusal ve uluslararası danslar kraliçenin önünde sergilenirdi.
Yılda birkaç defa cuma günleri öğleden sonraları toplantı salonunda bütün öğrenciler ve öğretmenler toplanır, İstanbul’un tanınmış bilim veya tiyatro insanları kendi konularında konferans verirlerdi.
Yılda bir defa aynı salonda ve sahnede “Sofra Adabının Doğru ve Yanlış Uygulamaları” gösterilirdi.
1942-1943 yılında biz son sınıfken arkadaşlarımızdan Neriman Zobu’nun amcası meşhur tiyatro artisti Vasfi Rıza Zobu, “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” müzikalini sahneye koymamızı sağlamıştı.
Üsküdar Amerikan Kız Koleji, eğitim, öğretim ve sosyal bakımdan hakikaten değerli bir okuldu. Üniversite sınavlarına girenlerin hepsi ilk seferde başarılı olmuşlardı. O yıllarda üniversite sınavından önce başka bir lisede -bizim yılımızda Pertevniyal Lisesi’nde- olgunluk sınavına girmiş ve başarılı olmuştuk. Sınav soruları Ankara’dan, Millî Eğitim Bakanlığı’ndan gelirdi.
Ben hiç yıl kaybetmeden Türkiye’nin tek tıp fakültesi olan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiştim. Okulda aldığım disiplin sayesinde elli yıllık meslek hayatımda da ortama uymada bir sıkıntı çekmedim.
Ankara Tıp Fakültesi’nde “iç hastalıkları” ihtisası yaptığım esnada Hoca Prof. Dr. İrfan Titiz’e verdiğim söz nedeniyle Fulbright bursiyerliğinin ilk grubu ile 1951’de ABD kaldığım üç yıl sonunda ülkeme Kardiyolog olarak döndüm (1954). Bir yıl sonra Ankara Tıp Fakültesi Cebeci Kampüsü’nde, 1. İç Hastalıkları Kürsüsünde “Kalp Kateterizasyon-Hemodinami Laboratuvarını” kurdum (Kasım 1955).
1940’lı yılların sonunda ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde, daha ziyade doğuştan olan kalp anomalilerinin ameliyatında, kalp cerrahının anatomik ve fizyopatolojik tanılarda ayrıntılı bilgi sahibi olmaları gerekiyordu. Bu da ancak hastanın kasık veya kol toplardamarında (vena) plastik ince bir sondanın kalbe kadar ilerletilip (kalp kateterizasyonu) kalbin değişik boşluklarındaki basınç ve kan örnekleri alınarak analiz ve hesaplamalarla mümkün oluyordu. Bu bulgularla hastanın hikayesi ve fizik bulgularını da birleştirip sonucu kalp cerrahına rapor eden hekime de “kardiyolog” deniyordu.
Ben de Amerika’dan döndüğümde böyle bir kardiyologdum, hiçbir zaman kalp cerrahı olmadım, fakat hep kalp cerrahları ile birlikte çalıştım. Türkiye’nin ilk hanım kardiyoloğuyum.
Türk Kardiyoloji Derneği’ni kuran 28 kardiyolog ve kalp cerrahlarının içinde tek hanım kardiyoloğum. Kurucu üyelerden bildiğim kadarıyla dört hekim kaldık.
Şu anda 92 yaşımdayım. Mesleğimi daima çok sevdim, devamlı yeniliklere açık oluşu belki de erken yaşlanmamı önledi. İnsanlığa hizmet daima insana şevk veriyor. Üzüntülü ve sevinçli günlere hazırlıklı olan tıp mezunlarına büyük bir imanla tavsiye ederim.”


Niagara Şelalesi'nde, 6 Haziran 1953.














