Mezun öğretmen kuşağının örnek isimlerinden biriydi
Benzer Kuşlar Birlikte Uçar

Var mı böyle sevgili öğretmenleriniz?

04.06.2024

Petek Çırpılı (UAA’81) 2006 yılında hayata veda eden Üsküdar Amerikan Lisesindeki müzik öğretmeni June Artunkal’ı anlatıyor.

Yazar: Petek Çırpılı (UAA'81)

Müzik öğretmenimizdi. Ayrı bir müzik odamız vardı. Koroya seçilenler Mrs. Artunkal ile ayrıca çalışırdık. Piyanosuna oturur, İrlanda kızılı, beline kadar uzandığını tahmin ettiğim ipek saçları hep zarif bir Fransız topuzu ile arkasında toplanmış olurdu. Rengarenk, desenli, ipekli elbiseler, pantolon tunikleri büyük bir zarafet ile taşırdı. Rahat koşturabilmek için düz, bağcıklı ayakkabılar giyerdi. Elimize verdiği teksir edilmiş notalarla çeşitli kültürlerin halk şarkılarından tut caz standartlarına kadar birçok şarkıyı çok sesli hali ile öğretirdi, biz de öğlen saatimizi seve seve bu çalışmalara ayırırdık. Hala anımsıyorum bakın:

Oçi çyornie, oçi jguçie.
Oçi strastnie i prekrasnye.
Kak lyublyu ya vas, kak bayus' ya vas…

Rusçanın cısss olduğu zamanlarda bir Amerikalı’dan öğrendiğimiz Ukrayna şarkısı. Hayat ne garip. Ne hızlı ne umursamaz ne güzel ne hazin ne neşeli ve aynı anda ne hüzünlü. Beni Hava Harp Okulu’nun orkestrasına solist olmam için seçmişti. Okulun Yeşilyurt kampüsündeki provalara taşır, biz çalışırken gülümseyerek bekler ve Anadolu yakasındaki evime eliyle teslim eder, sonra Bebek’teki evine dönerdi mavi station Anadol’u ile.


June bir Türk doktoru ile evlenmiş ve Türkiye’ye yerleşmiş, kültürlü ve varlıklı bir hanımdı. Çok ama çok sevdiğim, iyi de anlaştığım, hepimize çalışkanlık, işine adanmışlık örneği olan bu güzel insan ile ilgili zamanında pek az ayrıntıyı merak edip sormuşum.  Bunu öğretmen öğrenci ilişkimizin çizdiği sınırlara ve biraz da gençliğin vurdumduymazlığına bağlıyorum. Nasılsa sanki o hep orada olacaktı. Ölüm nereden çıktın sen?  2006’da seksen altı yaşında gitti bu dünyadan.  Bebek’teki evine beni ilk kez davet ettiğinde artık genç bir kızdım. Aşçısı mutfaktan çıkıp, antikalarla döşeli yemek salonunda yemeğimizi servis etmişti. Müzikal provalarımız hep öğle tatillerimizde olduğu için yemek çıkışı katılmamız beklenirdi. Ama o yine de hepimize yetecek kadar çok sandviç getirirdi: tereyağlı, jambon ve kaşar peynirli. Yeşil salata yaprağı eksik olmayan özenli sandviçler. Ergen genç kızlara ne versen yalayıp yuttuğumuz dönemler. Ama o kolaycılığa kaçmadan, kabukları özenle kesilip alınmış, incecik bir kat tereyağı sürülmüş, lezzetli, iki üç lokmalık finger sandviçler getirirdi; kendi cebinden masraf yaparak.

Bu sabah “joker günü”idi. Haftada bir gün çocuklara öğle yemeği için sandviç hazırlıyoruz. Çok seviyorlar ve bizim için de kolay tabii. Ondan joker günü diyor kardeşim. Kızınkilerde mayonez ve hardal istenmiyor. Ağır oluyormuş efenim. Aynı sofralarda büyüyen iki çocuk. İki farklı damak, iki farklı insan yetişiyor. Zaten bir lezzet üzerinde anlaşırlarsa bu sefer sen yedin, ben hiç yemedim gibi bir kavga kopabiliyor ki aman aman.  Tok evin aç kedileri bunlar.  Sandviçlere süreceğim tereyağını önemsiyorum. Sabah beşte uyanınca önceden çıkarttım. Sonra yatıp uyudum yine. Salata yaprakları geceden yıkanıp kurutuldu kardeşim tarafından. Ben de sabah sandviçleri bir araya getirdim. Ve yaparken de sevgili June geldi aklıma. Son görüşmemizde ben otuzlu yaşlarda çoktan kendi işini kurmuş, başarılı ve sürekli koşturan bir işkadını olmuş idim. O ise emekli, seksen yaşında ama boş duramadığı için hala bir iki öğrencisine evinde piyano dersleri veriyordu. Meksika’dan aldığı yarı değerli taşlardan bir kolye armağan etmişti bana. Hala severek takıyorum. Hayatımın dönüm noktalarında duran bu güzel, zarif insan bugün anımsanmak istedi demek. Aklıma gelmeden günler geçebiliyor artık ama hala sakladığım müzik defterini görünce, avaz avaz şarkı söylerken, sahneye koyduğumuz başarılı müzikalleri (her sene en az bir tane) konserlerimizi anımsadığım her zaman çilli yüzü, zarif elleri, kocaman ametist yüzüğü, kıpkırmızı ruju gibi ayrıntılar aklıma gelince içimdeki tüm sevginin gücü ile anıyorum onu. Konsere beyaz bir chilly blouse getirmemi istemiş, bir türlü anlayamamıştım çili bluz nedir diye. Herhangi bir açık renk bluz ile gittiğimde çantasından Şile bezi bir bluz çıkartıp “Kafana göre takılacağını biliyordum, o yüzden ben yanımda birkaç tane getirdim. Beğendiğini seç giy!” demişti. Çili dediği meğer Şile bezi imiş.  Engin Geçtan okuyorum da yeniden; Amerika’da 1950’lerde gözlemlediği toplum için “Karası kömür siyahı, akı kar beyazı!” demiş. Böyle garip bir düalitesi var Amerika’nın. Sesimin hiç tanımadığım tonlarına verdiği sabırlı eğitim ile ulaşmamı sağlayan, ruhumun var olduğunu bilmediğim sınırlarını zorlamamı sağlayan, kar beyazı sevgili öğretmenimin kendisine zamanında yeteri kadar teşekkür edememiş isem işte, şimdi ediyorum. O duyar sevgili kızını. Bir ara bir şarkı da yollarım ona bana öğrettiklerinin en güzellerinden.

Böyle güzel duygularla anımsadığımız insanları da aile dizimine katıyorlar mı acaba? Bir cümle ile bile olsa yaşamımda, büyümemde, olgunlaşmamda rolü olan ne çok insan var. Hepsine selam olsun. Var mı böyle sevgili öğretmenleriniz?

“Son görüşmemizde ben otuzlu yaşlarda çoktan kendi işini kurmuş, başarılı ve sürekli koşturan bir işkadını olmuş idim. O ise emekli, seksen yaşında ama boş duramadığı için hala bir iki öğrencisine evinde piyano dersleri veriyordu. Meksika’dan aldığı yarı değerli taşlardan bir kolye armağan etmişti bana. Hala severek takıyorum. Hayatımın dönüm noktalarında duran bu güzel, zarif insan bugün anımsanmak istedi demek. Aklıma gelmeden günler geçebiliyor artık ama hala sakladığım müzik defterini görünce, avaz avaz şarkı söylerken, sahneye koyduğumuz başarılı müzikalleri (her sene en az bir tane) konserlerimizi anımsadığım her zaman çilli yüzü, zarif elleri, kocaman ametist yüzüğü, kıpkırmızı ruju gibi ayrıntılar aklıma gelince içimdeki tüm sevginin gücü ile anıyorum onu.”

İLGİLİ KONULAR
BU HABERLER İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum ve görüşleriniz çok değerli.

Yorum ve görüşleriniz çok değerli.

GÖRÜŞLERİNİZİ PAYLAŞIN